Translate

16 Ağustos 2013 Cuma

Bildiniz Mi?



         Kaldırımda yürürken düşünüyordum bunları. Yerdeki eğri büğrü çizgilere bakıp, yerli halkın yaptığı gibi hızlı ama küçük adımlarla evime koşarcasına yürüyordum. Önünden geçtiğim her bir vitrinde kendi aksime bakmayı ihmal etmeden, acaba bugün ne kadar yorgun görünüyorum diye geçiriyordum içimden. Trafikte hızla akan araba farlarının oluşturduğu ışık çizgisi gibi akan kendi aksimi gördüğümde ise beklediğimin aksine hiç de yorgun görünmediğimi fark ettim. Hatta göze hoş gelen bir kadın yansımasıydı gördüğüm. Şaşırdım… Hızımı kesmeden seri adımlarla devam ederken yoluma, boynumdan bir ter damlasının usulca göğsüme doğru indiğini hissettim. Bu şehir böyleydi işte. Sıcak, yorucu ve hızlı.

Dışarıdan bakıldığında ne kadar da hayalleri süsleyen bir şehirmiş gibi duruyordu hâlbuki. Herkesin gerçek aşkını bulmayı dilediği, en azından sevgilisiyle bir kez olsun gelmeyi dilediği bir şehir. Sanki insan bu şehire gelse sahibi olmayı arzuladığı güzelliklerle dolu bir hayat serilecekti önüne. Ne kadar da yanlış bir düşünceydi. İnsanların nasıl da böylesine yanlış bir kanıya vardıklarını düşünürken kırmızı ışığı son anda fark ettim. Ani bir duruşla son anda yola adımımı atmaktan kurtarmıştım kendimi. Yanımdan geçenlerin pervasızca karşıya geçişleri beni şaşırtmıyordu artık. Kimi zaman sağa sola bile bakmaya gerek duymuyorlardı. İçimden böyle şeyler yalnızca Türkiye’de olur diye geçirmiştim. Hâlbuki işte yine aynı şey olmuştu. Kırmızı ışıkta ben duruyordum, yerliler umurlarında olmadan karşıdan karşıya geçiyorlardı. Ne de olsa aceleleri vardı. Bir kere kaldırmıştım kafamı yerden. Beklerken kırmızı ışıkta insanların yüzlerine bakmaya başladım. Hepsi aynı donuk ifadeyle bir an önce evlerine gitme telaşı içindeydiler.  Her sabah bindiğim metrodaki yüzler geldi aklıma. Gerçi onlar daha uykulu bakıyordu etraflarına ama aynı donuk, bıkkın ve umursamaz ifade vardı yüzlerinde. Sanki yanı başlarında oturan adam kalp krizi geçirip oracıkta yığılsa umurlarında olmayacaktı. Hepsi aynı diye geçirdim içimden. Hepsi mutsuz… 

Yeşil ışık yanıp eski yürüyüş tempomu yakalamaya çalışırken, her zaman alışveriş yaptığım süpermarketin önünde yere oturmuş, saçı sakalı birbirine karışmış orta yaşlı adamın bakışlarını yakaladım üstümde. Adamı tanımıyordum aslında ama garip bir şekilde tanıyordum da. Her zaman orada duruyordu çünkü. Her sabah ve her akşam görüyordum onu. Muhtemelen orada yatıp, kalkıyor ve benden yine para veyahut sigara isteyecekti. Bense ‘iyi akşamlar’ demekle yetindim ve tempomu bozmaya cürret bile etmedim. Ne kadar da çoklar diye geçirdim içimden. Gerçekten de çok fazlaydı evsizlerin sayısı bu şehirde. Yol kenarlarında, restoran önlerinde, metro istasyonlarında… Anormal bir şekilde fazlaydılar. Şimdiye kadar gezip, gördüğüm Avrupa şehirlerinin hiç birinde böylesine dehşet verici bir tabloyla karşılaşmamıştım. Azımsanmayacak sayıda şehir gördüğüm gerçeği durumun vahimiyetini pekiştiriyordu. Devlet evsizler için hiç mi bir şey yapmıyordu? Mutlaka bir koruma yasası, bakım ya da yardım kanunu olmalıydı onlar için diye düşündüm. Ne de olsa Avrupa’nın en önemli başkentlerinden biriydi burası. Ne yazık ki şehrin sokaklarının idrar koktuğu gerçeğini değiştirmiyordu bu. Turistlerin belli başlı turistik yerleri gezip ülkelerine aşık olmuş şekilde dönmeleri acınası bir durumdu doğrusu. Bir kez olsun metro kullanmış bir insan, yer altına indiği anda mutlaka keskin idrar kokusuyla irkilmiştir. İtiraf etmeliyim ki artık metroda ya da sokakta tuvaletini yapan kafası bir milyon evsiz gördüğümde yadırgamıyorum. Kimse de dönüp bakmıyor zaten. Ne onlar umursuyor ne de kafası bir milyon olan. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın modunda geçinip gidiyorlar. Sokakta bir şiltesi ve bir şişe içeceğinden başka bir şeyi olmayan insanlar, metroda çeşitli psikolojik rahatsızlıklarını bahane göstererek para dilenenler, turistik yerlerdeki kapkaççılar nasıl oluyorsa şehrin namına gölge düşürememişti henüz. Adımlarımı yavaşlatmıştım bir başka ter damlası süzülürken sırtımdan. Evime varmak üzereydim ne de olsa. Bu şehrin İstanbul’dan farkı yok diye düşündüm. Mimarisi dışında bir farkı olmayan bu şehirde yaşam aynı yoruculukta ve aynı keşmekeşlikte akıyordu. Ülkenin diğer gördüğüm şehirlerine kıyasla burası herhâlde yaşanabilecek en kötü yerdi. Paran olsa dahi ev sahibi olamadığın, her şeyin pahalı olduğu ve neredeyse her iki adımda bir evsizin tekiyle karşılaştığın bir yer. Büyük konuşma dedim kendi kendime ama hayatımı bu şehirde kurmayacağıma dair söz vermiştim bile kendime. Tıpkı İstanbul gibi…

Nereden mi bahsediyorum? Moda ve lüksün başkenti, aşk şehri, sanat ve kültürel yaşamıyla bilinen, aynı zamanda başlıca ekonomik ve politik bir merkez olan ışık şehri Paris’ten.