Kaldırımda yürürken düşünüyordum bunları. Yerdeki eğri büğrü
çizgilere bakıp, yerli halkın yaptığı gibi hızlı ama küçük adımlarla evime
koşarcasına yürüyordum. Önünden geçtiğim her bir vitrinde kendi aksime bakmayı
ihmal etmeden, acaba bugün ne kadar yorgun görünüyorum diye geçiriyordum
içimden. Trafikte hızla akan araba farlarının oluşturduğu ışık çizgisi gibi
akan kendi aksimi gördüğümde ise beklediğimin aksine hiç de yorgun
görünmediğimi fark ettim. Hatta göze hoş gelen bir kadın yansımasıydı gördüğüm.
Şaşırdım… Hızımı kesmeden seri adımlarla devam ederken yoluma, boynumdan bir
ter damlasının usulca göğsüme doğru indiğini hissettim. Bu şehir böyleydi işte.
Sıcak, yorucu ve hızlı.
Dışarıdan bakıldığında ne kadar da hayalleri süsleyen
bir şehirmiş gibi duruyordu hâlbuki. Herkesin gerçek aşkını bulmayı dilediği,
en azından sevgilisiyle bir kez olsun gelmeyi dilediği bir şehir. Sanki insan bu
şehire gelse sahibi olmayı arzuladığı güzelliklerle dolu bir hayat serilecekti
önüne. Ne kadar da yanlış bir düşünceydi. İnsanların nasıl da böylesine yanlış
bir kanıya vardıklarını düşünürken kırmızı ışığı son anda fark ettim. Ani bir duruşla
son anda yola adımımı atmaktan kurtarmıştım kendimi. Yanımdan geçenlerin
pervasızca karşıya geçişleri beni şaşırtmıyordu artık. Kimi zaman sağa sola
bile bakmaya gerek duymuyorlardı. İçimden böyle şeyler yalnızca Türkiye’de olur
diye geçirmiştim. Hâlbuki işte yine aynı şey olmuştu. Kırmızı ışıkta ben
duruyordum, yerliler umurlarında olmadan karşıdan karşıya geçiyorlardı. Ne de
olsa aceleleri vardı. Bir kere kaldırmıştım kafamı yerden. Beklerken kırmızı ışıkta
insanların yüzlerine bakmaya başladım. Hepsi aynı donuk ifadeyle bir an önce
evlerine gitme telaşı içindeydiler. Her
sabah bindiğim metrodaki yüzler geldi aklıma. Gerçi onlar daha uykulu bakıyordu
etraflarına ama aynı donuk, bıkkın ve umursamaz ifade vardı yüzlerinde. Sanki
yanı başlarında oturan adam kalp krizi geçirip oracıkta yığılsa umurlarında
olmayacaktı. Hepsi aynı diye geçirdim içimden. Hepsi mutsuz…
Yeşil ışık yanıp
eski yürüyüş tempomu yakalamaya çalışırken, her zaman alışveriş yaptığım
süpermarketin önünde yere oturmuş, saçı sakalı birbirine karışmış orta yaşlı
adamın bakışlarını yakaladım üstümde. Adamı tanımıyordum aslında ama garip bir
şekilde tanıyordum da. Her zaman orada duruyordu çünkü. Her sabah ve her akşam
görüyordum onu. Muhtemelen orada yatıp, kalkıyor ve benden yine para veyahut
sigara isteyecekti. Bense ‘iyi akşamlar’
demekle yetindim ve tempomu bozmaya cürret bile etmedim. Ne kadar da çoklar
diye geçirdim içimden. Gerçekten de çok fazlaydı evsizlerin sayısı bu şehirde.
Yol kenarlarında, restoran önlerinde, metro istasyonlarında… Anormal bir
şekilde fazlaydılar. Şimdiye kadar gezip, gördüğüm Avrupa şehirlerinin hiç
birinde böylesine dehşet verici bir tabloyla karşılaşmamıştım. Azımsanmayacak
sayıda şehir gördüğüm gerçeği durumun vahimiyetini pekiştiriyordu. Devlet
evsizler için hiç mi bir şey yapmıyordu? Mutlaka bir koruma yasası, bakım ya da
yardım kanunu olmalıydı onlar için diye düşündüm. Ne de olsa Avrupa’nın en
önemli başkentlerinden biriydi burası. Ne yazık ki şehrin sokaklarının idrar
koktuğu gerçeğini değiştirmiyordu bu. Turistlerin belli başlı turistik yerleri
gezip ülkelerine aşık olmuş şekilde dönmeleri acınası bir durumdu doğrusu. Bir
kez olsun metro kullanmış bir insan, yer altına indiği anda mutlaka keskin
idrar kokusuyla irkilmiştir. İtiraf etmeliyim ki artık metroda ya da sokakta tuvaletini
yapan kafası bir milyon evsiz gördüğümde yadırgamıyorum. Kimse de dönüp
bakmıyor zaten. Ne onlar umursuyor ne de kafası bir milyon olan. Bana
dokunmayan yılan bin yaşasın modunda geçinip gidiyorlar. Sokakta bir şiltesi ve
bir şişe içeceğinden başka bir şeyi olmayan insanlar, metroda çeşitli
psikolojik rahatsızlıklarını bahane göstererek para dilenenler, turistik
yerlerdeki kapkaççılar nasıl oluyorsa şehrin namına gölge düşürememişti henüz.
Adımlarımı yavaşlatmıştım bir başka ter damlası süzülürken sırtımdan. Evime
varmak üzereydim ne de olsa. Bu şehrin İstanbul’dan farkı yok diye düşündüm.
Mimarisi dışında bir farkı olmayan bu şehirde yaşam aynı yoruculukta ve aynı keşmekeşlikte
akıyordu. Ülkenin diğer gördüğüm şehirlerine kıyasla burası herhâlde
yaşanabilecek en kötü yerdi. Paran olsa dahi ev sahibi olamadığın, her şeyin
pahalı olduğu ve neredeyse her iki adımda bir evsizin tekiyle karşılaştığın bir
yer. Büyük konuşma dedim kendi kendime ama hayatımı bu şehirde kurmayacağıma
dair söz vermiştim bile kendime. Tıpkı İstanbul gibi…
Nereden mi bahsediyorum? Moda
ve lüksün başkenti, aşk şehri, sanat ve kültürel yaşamıyla bilinen, aynı
zamanda başlıca ekonomik ve politik bir merkez olan ışık şehri Paris’ten.
