Translate

21 Mart 2014 Cuma

Zeugma'ya Yazık Oldu


                Annesi ve babasının mezarı başında son kez duasını eden yaşlı adamın hüzünlü gözleriydi son görüntüler. Benimse belgesel bittiğinde dudaklarımdan dökülen sözlerdi: Zeugma’ya yazık olmuş. Dahası da çıkmadı, çıkamadı zaten ağzımdan. Kaybolan 21.000 metrekarelik koca tarihe yazık olmuştu. Bilmeyenler için baştan belirtmekte fayda var. Günümüzde Zeugma Antik Kenti Gaziantep ilinde, 2000 senesinde inşaatı tamamlanan Birecik Barajının suları altında yatmakta.

Dünyaca ünlü 'Çingene Kızı' Mozaiği
Uzunca bir süre bölgenin egemeni olan Kommagene Kralı’na ait olan ve dönemin dört büyük kentinden biri olan şehir, M.Ö 64 yılında Roma İmparatorluğuna dahil olmuş ve adı ‘köprü’ anlamına gelen “Zeugma” olarak değiştirilmiş. Zeugma’nın Antakya-Çin arası tarihi ipek yolu üzerinde olduğu düşünülünce, kente verilen ad oldukça uygun olmuş. Ki buna ek olarak Halep, Antakya, Edessa ve Dülük’ten gelen antik yollar da burada kesişmektedir. Durum böyle olunca kurtarma kazılarında bulunan yüz binin üstündeki farklı mühür baskılar insanı şaşırtmıyor. 


Roma dönemiyke birlikte tahmin edersiniz ki kent en parlak zamanını yaşamış. Ancak her çıkışın bir inişi var diye boşuna dememişler. Zeugma için de aynen öyle olmuş. Tek farkla; bir daha ibre hiç yukarıyı göstermemiş. M.S 256 yılında Sasani Kralı I.Şapur kenti ele geçirmiş, ne var ne yoksa yakıp, yıkmış. Ardından gelen ağır bir depremle de kent artık toparlanamaz hale gelmiş. Aradan geçen uzunca bir süre sonra 5. Yüzyılda Bizans hakimiyetine giren kent, 7. yüzyılda Arap akınları yüzünden terk edilmiş. İslami yerleşim alanına dönüşü ise 9. yüzyılı bulmuş. Şimdiyse yanı başında Belkıs köyü yer almakta.(idi) Köy ile birlikte Antik Kent Zeugma baraj sularına gömüldü. Anlayacağınız talih hiç Zeugma’dan yana olmuyor. 


Böylesine kültürel çeşitliliği bünyesinde barındırmış bir kenti, içinde yatan tarihi zenginliği düşünebiliyor musunuz? İnsanoğlunun elde edeceği somut tarihi bilgileri, buradan çıkanlarla aydınlığa çıkacak karanlık bir tarihi çağın varlığını hayal edebiliyor musunuz? Bu müthiş kenti, mükemmel harmanı ve eşsiz bilgiyi görebiliyor musunuz?



Bu laflar size bir anlam ifade etmiyor olabilir. Ne de olsa bulunan tarihi eser bir kilise diye onu çürümeye bırakan bir zihniyet içerisindeyiz. Sözüm meclisten dışarı. Yaklaşık olarak 750 yıllık olan Trabzon’daki Küçük Ayasofya’yı camiye çevirmek için fresklerine korniş çakan bir zihniyet. Dolayısıyla da Zeugma sular altında kalmış, mozaikler ortaya çıkmış, çıkmamış çokta önemli değil. Nitekim Zeugma’nın son zamanlarında yanında olan Fransız Arkeologlar kısa sürede yaptıkları kurtarma çalışmaları ile çok iş başarmışlardır. Bugünkü Zeugma Mozaik Müzesi için onlara bir de buradan teşekkür edelim. Yoksa müzede sergilenecek mozaiklerimiz olmazdı. 


Aslında bakarsanız Zeugma kazılarının başlaması da trajikomik bir hikaye. 1987 yılında kaçakçılık ihbarı üzerine bölgeye gelinmiş ve ilk kazı yapılmış. İkinci kazı 1992 senesinde yine bir ihbar sonucu yapılmış ve şarap tanrısı Dionysos ile eşi Ariadne’nin düğününün resmedildiği mozaik ortaya çıkmış. Gerçi bu mozaiğin de büyük bir kısmı 1998 senesinde çalınmış. Dediğim gibi verilen bir değer olmadığı gibi ihmalkarlığın da diz boyu olduğu bu ortamda mozaiğin tamamı gitmedi diye şükredelim ve gülelim acınacak halimize…

Dionysos ve Ariadne'nin düğün sahnesi ve çalınan kısım

Neyse ki, madem biz beceremiyoruz bari siz gelin kurtarın Zeugma’yı dercesine uluslararası üniversitelere çağrılar yapılmış ve bu çağrıya yanıt veren Fransa Nantes Üniversitesi ile Gaziantep Valiliği, İl Özel İdaresi ve Arkeolog Mehmet Önal başkanlığında kurtarma kazıları 1999 senesinde hızla başlamış. 2000 senesinde Birecik Barajının bitimi ile yükselen sular tabiri caizse arkeologların paçasını tutuşturmuş ve Kültür Bakanlığının izniyle Packard Humanities Institutes, Oxford Unit, İtalyan CCA restorasyon ekibi ile zamana karşı çok uluslu bir arkeolojik kazı çalışması başlamış. Son olarak da 2004 senesinde Fransa Nancy üniversitesi dahil olmuştur.
Savaş Tanrısı Mars, bronz heykel.


Gaziantep’deki Dünya’nın en büyük mozaik müzesi olan Zeugma Mozaik Müzesi’ni gezerken gördüklerime inanamadım. Böylesine büyük parçaların günümüze kadar bu denli iyi korunmuş şekilde ulaşmasını aklım almıyordu. Hepsi o kadar görkemli ve güzeldi ki. Her birindeki işçilik paha biçilemez ölçüde ve hepsinin anlattığı ayrı bir hikaye var. Sanırım mozaikleri şiire benzetsem ancak bu kadar güzel açıklayabilirim onları. Az kelime ile yoğun anlam ve anlatım, tek motifle destansı hikayeler…


İşte gün ışığına çıkarılandan bazıları;


-Poseidon ve Euphrates villaları.Villalarda bulunan mozaikler ise Akhileus, Venus’un doğuşu, Dionysos-Telete, Müsalar, Fırat tanrıları, Galatya, Dionysos-Ariadne, Satyros Antiope...

-Sırt üstü yatar şekilde duran Savaş Tanrısı ünlü bronz Mars heykeli.

-Ziyafet sofrası, Europa’nın kaçırılışı ve Eros mozaikleri, freskler ve Antiokhos steli, heykelcikler, sikkeler, bronz kazanlar ve çömlekler.


Europa'nın kaçırılışı

-Genel olarak teatral, mitolojik sahneler ve geometrik desenlerden oluşmakta mozaikler. Çok sayıda sikke, bronz ve pişmiş toprak heykelcik, kandil ve çömlekler bulunmuş.


-Dionysos Villasının kazısı da tamamlanarak restorasyona hazır hale getirilmiş. Ayrıca, Dionysos villasının batı bitişiğinde Danae villası kısmen açığa çıkarılmış. Bu villada ünik bir mozaik olan “Danae ve Diktys” konulu taban mozaiği meydana çıkarılmış.


Venüs'ün doğuşu


-Genel olarak teatral, mitolojik sahneler ve geometrik desenlerden oluşmakta mozaikler. Çok sayıda sikke, bronz ve pişmiş toprak heykelcik, kandil ve çömlekler bulunmuş.


-Dionysos Villasının kazısı da tamamlanarak restorasyona hazır hale getirilmiş. Ayrıca, Dionysos villasının batı bitişiğinde Danae villası kısmen açığa çıkarılmış. Bu villada ünik bir mozaik olan “Danae ve Diktys” konulu taban mozaiği meydana çıkarılmış.






Baraj suları işleri ne kadar zorlaştırırsa zorlaştırsın Zeugma kazı çalışmaları daha uzun yıllar süreceğe benziyor. İnanıyorum ki toprağın altında gün ışığına çıkmayı bekleyen daha çok zenginlikler var.



(Mozaiklerin detaylı hikayeleriyle doldurmak istemedim yazımı. Ancak her biri üzerine yazı yazılacak kadar güzel, ilginç ve anlamlı hikayeler.)




20 Mart 2014 Perşembe

Nemrut Dağı-Adıyaman

    Küçük minibüslerimize doluşmuş Nemrut’a doğru yol almak için sabırsızlanıyorduk. Arabanın içinde şoförün yanında kurulmuştum bile. Aklımda daha önceden gittiğim, kurumuş lavlar içindeki Tendürek dağı vardı. Doğu Beyazıt ile Çaldıran arası volkan koniklerinin en yükseğiydi gördüğüm. Oldukça ilginç bir görüntüye sahip olan Tendürek’i düşünürken merakla Nemrut tırmanışımın nasıl olacağını kestirmeye çalışıyordum. Hemen belirteyim Bitlis’deki Nemrut Dağı’ndan bahsetmiyorum. Kafalar karışmasın. Bitlis’deki volkanik oluşumlu bir dağ, Adıyaman Nemrut ise zirve noktasında bir anıt mezar bulunduruyor. UNESCO Dünya Miras listesinde yer almakta. 

Minibüslerimiz harekete geçmiş, Nemrut eteklerine doğru yola çıkmıştık. Doğrudan tepeye yol almak yerine yol üzerinde görülmesi gereken yerlere uğrayacaktık. O kadar gelmişken bu fırsatı kaçırmak olmaz. İlk durağımız M.Ö 1.yy ‘a dayanan Karakuş Anıt Mezarı idi. Zamanında bölgenin egemeni olan Kommagene Krallık ailesine ait bir anıt mezardı karşımızdaki. Diğer bir deyişle Karakuş Tümülüs’ü. Zaten Tümülüs’den önce dikkatinizi çeken ilk şey koca sütunun üzerindeki kartal oluyor. Üzeri kırma taşlardan oluşan, etrafı sütunlarla çevrili –ki bu sütunlardan yalnızca bir kaçı günümüze ulaşabilmiş-  bu kubbe yapılı mezar II. Mithridates’in annesi İsias(M.Ö 36-20), kız kardeşi Antiochis ve yeğeni Aka’ya aitmiş. Günümüz mezarlarını düşününce böylesine zahmet gerektiren bir mezar türü etkileyiciydi doğrusu. Bulunduğu coğrafi konumdan ötürü 360 derecelik görülmeye değer bir manzarası vardı. Yüksekliği 35 metre olan bu anıt mezarın güneydeki sütunu üzerinde kartal, doğudakinde aslan ve boğa kabartmaları vardı. Ancak en önemlisi batı cephesindekiydi. Bu kabartma Kral II. Mithridates’in kız kardeşi Laodike ile tokalaşmasını resmetmişti. Bu aslında bir veda tablosuydu. Kız kardeş, Pers Kralı ile evlenmekteydi ve şehirden ayrılacağı için abisi ile vedalaşıyordu.  Anıt mezarında etrafında bir daire çizdikten sonra bir sonraki durağımız için minibüslere doluştuk.

Karakuş Anıt Mezarı
Septimus Severus Köprüsü



İtiraf etmeliyim Nemrut Dağı’na tırmanış gözümü korkutmaya başlamıştı. Zira sıcaklık akıl almaz derecedeydi. Elimizdeki sular ısınmakta ve işe yaramaz hale geliyorlardı. Yokuş yukarı çıktığımızdan minibüsler klimaları çalıştıramıyordu. Gerçi klimaların kendilerine dahi faydası yoktu. Ancak endişenin de duruma faydası yoktu.  Yanıma aldığım şalımı başıma doladım beni güneşin kavurucu sıcağından korumasını umarak. İkinci durağımıza gelmiştik Cendere nehri üzerindeki Septimus Severus Köprüsü

Cendere nehri (Chabinas) üzerindeki iki yakayı birleştiren gösterişli bir tarihi köprüden bahsediyoruz. M.S 200’de yapılmış olan Septimus Severus Köprüsü… Köprünün ismi yerli halka zor gelmiş olmalı ki köprü Cendere Köprüsü olarak da bilinmekte.  120 metre uzunluğundaki bu köprü 92 ayrı kayadan meydana gelmektedir ve her biri 10 ton ağırlığındadır. Üzerinde bulunan 3 adet sütun 10 metre yüksekliğinde olup, Kahta tarafındaki ikisi Roma İmparatoru Septimius Severus ve eşine, Sincik tarafındaki tek sütun ise oğul Caracalla’ya ithafen yapılmıştır. Hikayenin ilginç kısmı ise köprüdeki 4. sütunun yerinde olmadığını fark ettiğinizde başlıyor. Zamanında yerinde duran bu sütun aslen Caracalla’nın erkek kardeşi Geta’ya adanmıştı. Ne yazık ki alışık olduğumuz hükümdarlık kavgalarından ötürü Caracalla kardeşi Geta’yı öldürmüş ve kardeşini tarih sayfasından silmek için şehirde onun adına yapılmış ne varsa yok etmiştir. Günümüzde halen kullanımda olan bu köprünün ardındaki vadi ise görülmeye değer bir güzellik.


Yolumuza kaldığımız yerden devam ediyorduk. Zamanlamayı iyi ayarlamalıydık çünkü Nemrut Dağı’ndan inişte karanlığa kalmak istemiyorduk. Gecenin karanlığında kenarı uçurum, virajlı yolları gitmek pek de güvenli değildi. Nemrut öncesi son durağımız olan Arsameia Ören Yerine geldiğimizde Nemrut Dağı’na çıkmak isteyenlere enerjilerini saklamalarını söyleyip,  her iki tepeye de çıkacağını belirten biz cengaverler olarak başladık tırmanmaya. Kafama sardığım şal işe yaramış görünüyordu. Beynime vuran sıcaklık azalmıştı. Ben de rahatlamış bir şekilde Nemrut öncesi tırmanış antrenmanımı yapmaya başladım.


Arsameia Antik Kent M.Ö 3.yy’da Kommagene soyundan gelen Arsames tarafından kurulmuş. Zaman farklı ama mekan aynı olunca antik kent Helenistik, Roma ve Ortaçağ dönemlerinde de kullanılmış. Tepenin en üst kısmına ulaşmayı beceremediysek de söylenene göre Kral Mithritades Kallinikos’a ait kült mezar bulunuyormuş. İnanılana göre bölgedeki merdivenli kaya odalar Tanrı Mitras’ın doğum yeri. Efsane diyor ki, Mezopotamyalı ilk tanrı olan Mitras bu kayadan çıkıvermiş ve ilk düşmanı olarak güneşi bellemiş. Nedeni ise gündüzleri ortaya çıkan bu varlık etrafa ısı, ışık ve bereket vermekte ancak gece olduğunda kafasına göre çekip gitmektedir. Bu davranışından ötürü güneşe hesap sormak gerekmektedir. (Tanrı Mitras’ın hikayesi oldukça uzun. Merak edenler olursa internetten kısa bir araştırmayla hikayenin bütününe ulaşabilirler.) Mitras’ın kaya mağarasında soluklandıktan sonra yukarı doğru tırmanmaya devam ettik.  Bu kayalığın çapraz üst kısmına doğru tırmandığınızda Kral I. Antiochos ile Yunan mitolojisinde Herakles , Roma Mitolojisinde bilindiği üzre Herkül’ün tokalaştığı kabartma sahnesini görürsünüz. Çizgileri oldukça belirli ve iyi korunmuş bu kabartma tüm vadiyi adeta kuş bakışı kesmektedir. Herakles’in ayağının dibinde bulunan merdivenli kaya odası sanki yer altı şehrine açılan gizli bir kapı gibi karanlığını yeryüzüne taşımakta. Kapının üstünde yer alan Kült yazıtı ise çizilen tabloya gizem katmaktadır.


Böylesine gizli saklı yerlerin nasıl oluyor da farkına varılıyor aklım almıyor. Etraftaki onca dağ, tepe arasından bu noktayı nasıl keşfediyorlar inanılır gibi değil. Arkeolog, tarih bilimci, jeoloji uzmanı, yer bilimciler takdire şayanlar. Böylesine düşünceler kafamda gezerken çoktan minibüslerimize geri dönmüş, Nemrut Dağı’na doğru kıvrıla kıvrıla uzanan taşlık yolda ilerliyorduk. Keskin dönüşleri bulunan ve bozuk yol yapısından ötürü sallantısı bol bu yolculuk yaklaşık bir saat kadar sürdü. 2.150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı –tepesindeki Tümülüs’ü de sayarsanız 2.200metre- tüm heybetiyle karşımızda beliriyordu. Kendisine ulaşmamız için ne kadar da çetin şartlar hazırlamış diye düşündüm. Kendisine ulaşabilmek için önce hak etmemiz gerektiğini düşünüyor olsa gerek. İyi ki ilkbaharda gelmemişim diye düşündüm. Karlı yollar işimizi daha da zorlaştırırdı…


Araçların çıkabileceği en uç noktaya ulaştıktan sonra tabana kuvvet başladık tırmanmaya. Karakuş Anıt Mezarı ile aynı yapıya sahip olan Tümülüs 75 metre yüksekliğindeydi. Ancak zamanla aşınma ve taşların kayması sonucu 25 metre kayıp olmuş. Mezarın çapı 150 metre. Böylesine büyük bir mezar - ki bölgenin en yüksek dağının zirvesinde olduğunu da düşünürsek- elbette Kommagene Kralı I. Antiochos Epiphanes‘e aitti.


Ne kadar süredir tırmanmaktaydım, bilemiyorum. Sularımı çoktan bitirmiştim. Önce yukarıya, daha ne kadar tırmanmam gerektiğine bakıyor bir of çekiyordum. Sonra aşağıya, ne kadar tırmanmış olduğuma bakıyor, kendimi takdir ediyordum. Bir öyle bir böyle derken kan ter içinde tepeye ulaşmıştım. Gözümü alan güneşle birlikte etrafım kararınca ilk bulduğum taşa oturdum soluklanmak için. Zaten gerisi hayranlık içinde etrafımı gözlemekle geçti.


Karşımda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesilmişti. Dağın doğu cephesindeki oturur vaziyetteki dev heykeller bana bakıyordu. Devasa boyutlarından ötürü bellerinden yukarısı olmayan yan yana dizilmiş altı taht, arkada Tümülüs’ün görüntüsü ile birleşince sanki mezarı korumak üzere görevlendirilmiş bekçiler gibi duruyordu. Sen rahat uyu I. Antiochos!


Zirvenin doğu cephesinde de batı cephesinde de insan boyundan büyük Tanrı başları bulunmaktaydı. 2100 yıllık mezarın etrafı göklere yakın olan bu tanrı başlarıyla sarılmış, Kral Antiochos da tanrı heykelleri arasında yerini almıştı. Devasa heykeller Antiochos, Fortuna, Zeus, Apollon, Herakles, Kartal ve Aslan başları olarak yedi adetti. Görülmeye değer bu heykeller inancın neler yapabileceğini adeta gözler önüne seriyor. Böylesine yüksek bir konuma yapılmış olan heybetli anıt mezar, şartlar ne kadar zor olursa olsun insanların inançları doğrultusunda neler yapabileceğinin bir kanıtıydı.


Ölümlü olan Kommagene Kralı’nın ölümünden sonra tanrı katına ulaşması amacıyla yapılmış olan bu mezar halen gizemini korumakta. Ne içine girilebilmiş ne de mezara ulaşılabilmiş. Mezarın yapısı ve kullanılan taşların dışarıdan içeriye girişe izin vermemek üzere özellikle yapıldığını düşünmekteyim. Kim mezarında rahatsız edilmek ister ki. Hele ki Tanrıcılık oynayan bir Kralsan. Buraya gelen bazı guruplar bölgede güçlü bir manyetik alanın olduğunu belirtmiş, enerji akışıyla ilgili açıklamalar yapmış. Doğruluğu bilinmez ama bu gösterişli mezar hala bir bilinmezlik içerisinde.

19 Mart 2014 Çarşamba

Menengiç Mi?


        Urfa’ya gelip de güzelim çarşıların içinde kaybolmadan olmaz. Haşimiye Meydanı yakınlarındaki çarşıya daldığımızın farkındaydım ancak bir yılan gibi kıvrılan çarşının kollarından Gümrük Hanı’na nasıl çıkılır, kesin bir yol tarifi veremiyorum. Sağlı sollu dükkanlarıyla kapalı çarşıyı anımsatan bu çarşıda yok yok. Baharatlar, çanak çömlek, allı pullu elbiseler, renk renk entariler, kebapçılar, şerbetçiler…  Kaybolsanız da keyifli bir yolculuk olur. Siz yine de saatlerinizi harcamak istemiyorsanız çarşı içerisinde bir  bilene sorun nasıl gidilir bu Hana diye. Malum gezip görülecek yer çok. Nitekim varmıştık soluklanacağımız yere. İki katlı bu Hanın kare avlusunu kahvehaneden bozma çay bahçesine çevirmişler, ağustos ayının sıcağını az da olsa ferahlatsın diye ara ara su püskürtüyorlar. Yeşillik içindeki serin avluyu görünce attık kendimizi bir masaya. Tabi masa bulmak kolay değil, yerden bitme ata biner gibi oturduğumuz taburelerimizle karıştık yerli halkın arasına. Çoğunluğun erkek olduğu avluda okey taşlarının sesi, yapılan koyu muhabbetler ve alınan siparişlerin bağırarak ustalara bildirilmesi harman olmuş, şakıyordu. Bir cümbüşün ortasına düşmüştük. Keyifli bir cümbüş…


1563 yılında Urfa Sancak Beyi Halhallı Behram Paşa yaptırmış hanı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan bu handa iki farklı renkte taş kullanılmış. Bundan ötürü de “Alaca Han” adıyla da bilinirmiş. Etrafı kısaca bir kolaçan ettikten sonra masamıza konan soğuk sularla kendime geldim. Sipariş vermemiz bekleniyordu. Normalde kahveyi sevmememe rağmen adını sanını hiç duymadığım bir kahve sipariş ediyordum, “Menengiç Kahvesi”. Yöreselmiş, özelmiş.


Menengiç


Kısa bir bekleyişin ardından gelen kahvelerimizi görünce ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Bölgeye özgü fincanlarda gelmesini beklediğim Menengiç Kahvesi normal Türk Kahvesi kıvamında yine normal kahve fincanlarında gelmişti. Ancak ardından gelen aromanın kokusu hayal kırıklığından eser bırakmadı. Kahvenin tadı tam anlamıyla Antep Fıstığıyla aynı tattı. Meğer Menengiç Kahvesi Antep Fıstığı ağacına aşılanıp da elde edilebiliyormuş. Aslen menengiçten yapılan kahve, bazı yerlerde içine bir parmak Antep Fıstığı katılarak da yapılıyormuş. Anlayacağınız tadı kahve gibi değil, sütlü Antep Fıstığı gibi. Adının ‘kahve’ olduğuna bakmayın. İçerisinde kafeinden eser yok. Ancak tarif edemediğim bir şey daha vardı tadını yeni keşfettiğim kahvede, ağzı yormayan yanında su içme ihtiyacı oluşturmayan bir tattı bu. Saf Antep Fıstığı olması imkansız dedim kendi kendime. İçtikçe doyamıyordum tadına. Zaten bir ikincisini çoktan sipariş etmiştim.
 

Menengiç Kahvesi
Ortalıkta sipariş getir götürü yapan elemanlardan birini çevirdik masamıza dedik anlat bakalım nedir bu kahvenin sırrı. Genç çocuk başladı iri gözlerini aça aça anlatmaya. Sanki bir sanat eseri yaratıyordu anlattığıyla. O denli mühim bir mevzuydu. O anlattıkça ben not alıyordum. Dedim ya isminin ‘kahve’ olduğuna bakmayın, kendisi macun gibi bir şey, pekmez kıvamında. Kullanıma hazır hale getirildiğinde pekmez kıvamını alıyormuş Menengiç. Ehh,  bir çok derde deva olduğunu da bilmem belirtmeme gerek var mı? Zaten muhabbetimiz sonlandığında, bir kutu Menengiç Kahvesi almak için dükkana doğru yolda olan yine bendim.





                 İşte tarifini merak edenlere;
-          1 yemek kaşığı süt tozunu cezveye koyuyorsunuz.
-          Tatlı kaşığı ya da yarım tatlı kaşığı (şekerli olduğu için ayarı size kalmış) Menengiç Kahvesini ekliyorsunuz.
-         1 fincan sıcak su

İsteğe göre şeker ilavesi yapılabilir. Israrla normal süt yerine süt tozu koyulması gerektiğini belirttiler. Ancak arzu ettiğiniz üzere normal süt ile de yapabilirsiniz. Önemli noktası sütün sıcak olmasına dikkat edin. Gerisi bildiğimiz normal kahve pişirme sanatı.




Afiyet olsun!




Tarihin Sıfır Noktası

             Göbekli Tepe, Şanlıurfa'nın 20 km kuzeydoğusunda yer almaktadır. Bölgeye ulaşmak için her ne kadar yeni yol yapılmış olsa da bir araca ihtiyacınız var. Erken başlanan bir günde Göbekli Tepe’ye doğru yol alırken gördüğüm kuraklık, bölgeye 5 km kala kendini yeşilliğe bırakmıştı. Bölgenin en büyük sorunlarından biriydi kuraklık. Bitmek bilmeyen GAP projesiyle bölgenin problemi çözülmeyi hedeflenmişti. Topraklar yeniden verimli olacaktı. Toprak ana yeniden doğumuna başlayacaktı. Kurulmuş sulama sistemini gördüğümde suyun ne büyük nimet olduğunu düşündüm. Aslında susamıştım... Ancak elimdeki bir şişe buz gibi suyu bölgeye ulaşmadan bitirmek istemiyordum. Şayet susuz kalırsam Göbekli Tepe’yi gezmek bir işkenceye dönüşebilirdi. Yolun kenarında olabildiğince uzanan, kana kana sularını içen yeşilliğe nazaran şişemden bir yudum su almakla yetindim. İşte karşımdaydı tepe. Göbekli Tepe... Tarihin sıfır noktası...

Göbekli Tepe tarih olarak bulunan şimdiye kadarki en eski yerleşim birimi, M.Ö 9600-8200. Arkeolojik buluntuları birkaç tepeyi ve tepelerin arasında bulunan çöküntü alanlarını kapsamakta. Harita üzerinde düşünecek olursak dağ ile çöl arasındaki sınır boyunca kıvrılarak uzanan Bereketli Hilal'in* kuzey ucunda yer alıyordu. Bu tepeden kuzeydoğuya bakıldığında Karacadağ, kuzeye bakıldığında Toroslar, güneyde ise Harran Ovası görülmektedir.


Genel yapısı itibariyle T-biçimli dikilitaşlardan oluşmaktadır. Daha doğrusu bu dikilitaşlar kilit noktası oldukları için ilk onlar göze çarpmaktadır. Daire planlı bu dikilitaşların merkezinde her zaman iki adet diğerlerine nazaran daha büyük T-biçimli dikilitaş bulunmaktaydı. Heidelberg Üniversitesi’nin yürüttüğü arkeolog Klaus Schmidt tarafından 1995’den bu yana devam eden kazı çalışmaları gösteriyordu ki dikilitaşlar neolitik dönem yapılarında saptanan tipik mimari düzeni tekrarlamış, yalnızca ikincil kullanım için yerlerinden taşınmıştı. Bu taşların üzerinde ise merak uyandırıcı kabartma motifler görülüyordu. Yılan, koç, pelikan, tilki, boğa, aslan, leopar, yaban domuzu, akrep, turna kabartmaları ve yer yer insan motifleri şimdilik gün ışığına çıkanlardan. Suyumdan bir yudum almak için elimi şişeme götürdüğümde çoktan şişeyi yarıladığımı fark ettim. Kendimi kaptırmışım demek ki… Gördüğüm bu motiflere bir anlam veremediysem de dönemin yerlilerinin avcı ve toplayıcı olduğu düşüncesi aslında açıklıyordu motiflerin nedenini. Yine de ben anlamlı bir şeyler bulmak, bir hikaye çıkartmak istiyordum. Ancak güneşin altında sıcakta, bitmek üzere olan suyumla daha fazla dayanamadım ve gezintime kaldığım yerden devam ettim.

Eşsiz bir manzarası olan Göbekli Tepe’nin en üst kısmında ise tek başına göğe yükselen bir dilek ağacı bulunmakta. Tepeden bölgeyi kuş bakışı gören bu ağacın dilekleri gerçekleştirip gerçekleştirmediği bilinmez ama gölgesinde size huzur verdiği bir gerçek. Uzak mesafeden dahi görülebilen bu ağaç Göbekli Tepe’nin coğrafi konumu gösteren bir işaret gibidir. Kazı alanını bir bütün olarak görmek isterseniz mutlaka buraya tırmanmalısınız.

Dilek Ağacından bir görüntü

   
'Bir zamanlar kentlerin kuruluşuna önce tarım, sonra da yazı, sanat ve dinin yol açtığını varsayıyorduk. Türkiye'de, Göbekli Tepe'deki dünyanın en eski tapınağı bugün uygarlığın ilk kıvılcımlarının kaynağında tapınma içgüdüsünün yattığını düşündürüyor.'





*Bereketli Hilal; Güneyde Arabistan Çölü ile kuzeyde Doğu Anadolu dağlık bölgesi arasında yer alır. Eski Babil toprakları ile hemen yakınındaki Elam'dan (bugün İran'ın güneybatısı) Dicle ve Fırat ırmakları ile Asur topraklarına kadar uzanır. Zağros Dağlarından, batıda Suriye üzerinden Akdeniz'e, güney yönünde de Filistin'in güneyine kadar olan toprakları içine alır. 

16 Ağustos 2013 Cuma

Bildiniz Mi?



         Kaldırımda yürürken düşünüyordum bunları. Yerdeki eğri büğrü çizgilere bakıp, yerli halkın yaptığı gibi hızlı ama küçük adımlarla evime koşarcasına yürüyordum. Önünden geçtiğim her bir vitrinde kendi aksime bakmayı ihmal etmeden, acaba bugün ne kadar yorgun görünüyorum diye geçiriyordum içimden. Trafikte hızla akan araba farlarının oluşturduğu ışık çizgisi gibi akan kendi aksimi gördüğümde ise beklediğimin aksine hiç de yorgun görünmediğimi fark ettim. Hatta göze hoş gelen bir kadın yansımasıydı gördüğüm. Şaşırdım… Hızımı kesmeden seri adımlarla devam ederken yoluma, boynumdan bir ter damlasının usulca göğsüme doğru indiğini hissettim. Bu şehir böyleydi işte. Sıcak, yorucu ve hızlı.

Dışarıdan bakıldığında ne kadar da hayalleri süsleyen bir şehirmiş gibi duruyordu hâlbuki. Herkesin gerçek aşkını bulmayı dilediği, en azından sevgilisiyle bir kez olsun gelmeyi dilediği bir şehir. Sanki insan bu şehire gelse sahibi olmayı arzuladığı güzelliklerle dolu bir hayat serilecekti önüne. Ne kadar da yanlış bir düşünceydi. İnsanların nasıl da böylesine yanlış bir kanıya vardıklarını düşünürken kırmızı ışığı son anda fark ettim. Ani bir duruşla son anda yola adımımı atmaktan kurtarmıştım kendimi. Yanımdan geçenlerin pervasızca karşıya geçişleri beni şaşırtmıyordu artık. Kimi zaman sağa sola bile bakmaya gerek duymuyorlardı. İçimden böyle şeyler yalnızca Türkiye’de olur diye geçirmiştim. Hâlbuki işte yine aynı şey olmuştu. Kırmızı ışıkta ben duruyordum, yerliler umurlarında olmadan karşıdan karşıya geçiyorlardı. Ne de olsa aceleleri vardı. Bir kere kaldırmıştım kafamı yerden. Beklerken kırmızı ışıkta insanların yüzlerine bakmaya başladım. Hepsi aynı donuk ifadeyle bir an önce evlerine gitme telaşı içindeydiler.  Her sabah bindiğim metrodaki yüzler geldi aklıma. Gerçi onlar daha uykulu bakıyordu etraflarına ama aynı donuk, bıkkın ve umursamaz ifade vardı yüzlerinde. Sanki yanı başlarında oturan adam kalp krizi geçirip oracıkta yığılsa umurlarında olmayacaktı. Hepsi aynı diye geçirdim içimden. Hepsi mutsuz… 

Yeşil ışık yanıp eski yürüyüş tempomu yakalamaya çalışırken, her zaman alışveriş yaptığım süpermarketin önünde yere oturmuş, saçı sakalı birbirine karışmış orta yaşlı adamın bakışlarını yakaladım üstümde. Adamı tanımıyordum aslında ama garip bir şekilde tanıyordum da. Her zaman orada duruyordu çünkü. Her sabah ve her akşam görüyordum onu. Muhtemelen orada yatıp, kalkıyor ve benden yine para veyahut sigara isteyecekti. Bense ‘iyi akşamlar’ demekle yetindim ve tempomu bozmaya cürret bile etmedim. Ne kadar da çoklar diye geçirdim içimden. Gerçekten de çok fazlaydı evsizlerin sayısı bu şehirde. Yol kenarlarında, restoran önlerinde, metro istasyonlarında… Anormal bir şekilde fazlaydılar. Şimdiye kadar gezip, gördüğüm Avrupa şehirlerinin hiç birinde böylesine dehşet verici bir tabloyla karşılaşmamıştım. Azımsanmayacak sayıda şehir gördüğüm gerçeği durumun vahimiyetini pekiştiriyordu. Devlet evsizler için hiç mi bir şey yapmıyordu? Mutlaka bir koruma yasası, bakım ya da yardım kanunu olmalıydı onlar için diye düşündüm. Ne de olsa Avrupa’nın en önemli başkentlerinden biriydi burası. Ne yazık ki şehrin sokaklarının idrar koktuğu gerçeğini değiştirmiyordu bu. Turistlerin belli başlı turistik yerleri gezip ülkelerine aşık olmuş şekilde dönmeleri acınası bir durumdu doğrusu. Bir kez olsun metro kullanmış bir insan, yer altına indiği anda mutlaka keskin idrar kokusuyla irkilmiştir. İtiraf etmeliyim ki artık metroda ya da sokakta tuvaletini yapan kafası bir milyon evsiz gördüğümde yadırgamıyorum. Kimse de dönüp bakmıyor zaten. Ne onlar umursuyor ne de kafası bir milyon olan. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın modunda geçinip gidiyorlar. Sokakta bir şiltesi ve bir şişe içeceğinden başka bir şeyi olmayan insanlar, metroda çeşitli psikolojik rahatsızlıklarını bahane göstererek para dilenenler, turistik yerlerdeki kapkaççılar nasıl oluyorsa şehrin namına gölge düşürememişti henüz. Adımlarımı yavaşlatmıştım bir başka ter damlası süzülürken sırtımdan. Evime varmak üzereydim ne de olsa. Bu şehrin İstanbul’dan farkı yok diye düşündüm. Mimarisi dışında bir farkı olmayan bu şehirde yaşam aynı yoruculukta ve aynı keşmekeşlikte akıyordu. Ülkenin diğer gördüğüm şehirlerine kıyasla burası herhâlde yaşanabilecek en kötü yerdi. Paran olsa dahi ev sahibi olamadığın, her şeyin pahalı olduğu ve neredeyse her iki adımda bir evsizin tekiyle karşılaştığın bir yer. Büyük konuşma dedim kendi kendime ama hayatımı bu şehirde kurmayacağıma dair söz vermiştim bile kendime. Tıpkı İstanbul gibi…

Nereden mi bahsediyorum? Moda ve lüksün başkenti, aşk şehri, sanat ve kültürel yaşamıyla bilinen, aynı zamanda başlıca ekonomik ve politik bir merkez olan ışık şehri Paris’ten.



4 Nisan 2012 Çarşamba

Paranla rezil olmak diye ben buna derim!

           Anadan babadan zengin değilsen bu ülkede ya da illegal yollardan kazanmıyorsan işin çok zor arkadaş. Herkes yok o dükkanda tanıdık olsun yok bu mahallede bilmem kim abim olsun diye geziniyor ortalıkta. Çocuğum iş bulamıyor bir torpil bulunda bilmem ne şirketinde işe başlasın yavrum. Zaten memleketin başındakilere hiç dil uzatmıyorum, nefesim yetmez. Kısacası herkes bir şekilde işini yaptırmasını biliyor bu ülkede. Öyle ya da böyle, zengininden fakirine allem ediyor kallem ediyor buluyor bir yolunu. Zehir gibi aklımız var maşallah. Aman nazar değmesin... 
    
Baştan belirteyim bu seferki derdim yurt dışı çıkış prosedürü ile ilgili. Yeşil pasaportlu arkadaşlara yazı sonuna kadar konuşma hakkı tanımıyorum. Tıpkı yoksulluk çekmemiş bir zenginin anlamayacağı gibi, vize derdini çekmeyenler de bizim gibi gri pasaportluları anlayamazlar. Çeken bilir arkadaş...

        - Merhaba, ben 3.Dünya ülkesinden `hususi pasaport`. Dinim islam görünmekte ama başım açık, henüz kapanmış değilim. Domuz eti yemem ama alkol kullanırım. Çok acıkmışsam domuz eti de olur, gavur ellerde olacağım ne de olsa. O biçimim yani. Hayır, ulaşım için deve kullanmıyoruz, bizim de sizler gibi dört tekerlekli arabalarımız var. Yemeğimizi de elle yemeyiz, çatal-bıçak kültürü nedir biliriz. Tabii balıktır, kanattır onlar ayrı, bir güzel kollar sıvanır hatta yemeğin sonunda parmaklar bile yalanır. Hayır, babamın 4 karısı yok, bir tek canım annem var. Ben de sizler gibi yabancı dil biliyorum. Hatta belkide avrupalı bir çok insandan daha çok yere gittim, daha çok yer gezdim, daha çok şey gördüm. Keşke elinizdeki fırsatın kıymetini kaybetmeden önce anlayabilseniz de şu kısacık ömrünüzde bunu iyi değerlendirebilseniz. Ama gelin görün ki siz AB üyesi vatandaşları benim oralara gelebilmem için neler çektiğimi bilmiyorsunuz. Bize ne kardeşim gelmeseydin diyenlerinizi duyar gibiyim. Asıl ben diyorum: Bana ne kardeşim, siz elinizi kolunuzu sallaya sallaya geziyorsanız ben de gezeceğim. 


AB Bakanımız uzun süren bir süreçten sonra resmi olarak vizelerin kaldırılması çağrısında bulunmuş. Tebrik mi edeyim güleyim mi bilemedim. 26 Nisan`da AB İç İşleri Bakanlığı toplanacakmış ve durum değerlendirmesi yapacakmış. Nası da güzel insanı umutlandırıyorlar. Bir dönem de AB`ye ha girdik ha gireceğiz diye geçiriyorduk günlerimizi. Sonrasında unuttuk gitti. Aslında bu haber bana 1962 yılının manşetini anımsattı: Üniversitelere Giriş İmtihanları Kalkacak. İşte buna gülerim. Hayallerinizi yıkmak gibi olmasın ama bakınız yıl 2012 aynı manşet gene gündemde. Canım ülkem bir arpa boyu yol alamamış yine...

Param var, vize ücretimi ödüyorum, yurt dışı çıkış pulumu alıyorum, vize başvuru görüşmesi için ayrı paramı yatırıyorum, kalacağım yerin rezervasyonudur uçak biletidir tren  biletidir önceden alıp,gösteriyorum. Görüşme için banka hesaplarından tutun da anamın babamın yastık altındaki altınlarına kadar her türlü belgeyi önlerine seriyorum, görüşme sırasında sorulan tonla abuk soruyu büyük bir sabırla cevaplıyorum, donumun rengine kadar her şeyi bilen aramızda yalnızca ince bir camın bulunduğu kendini bir şey sanan sevgili görevlimiz o gün havasında olmadığı için elinin tersiyle ‘bugün git, yarın gel.’ yapıyor size. Gel de çıldırma... 

Diyeceğim o ki, 26 Nisan'dan bir beklentim olduğundan değil ama, hani olurda bir gün bir ihtimal AB ülkelerine seyahat özgürlüğümüzü kazanırsak gidip o ince camın arkasındaki görevliye önce o başvuru kağıtlarını yedirmeyi ardından da Avrupalı arkadaşlara nanik yapıp elimi kolumu sallaya sallaya gezmek istiyorum.

        Biri konsolosluk mu dedi, mümkünatı yok “Daha da gelmem”...

2 Nisan 2012 Pazartesi

İyi ki...

Bu yazıyı 1 Nisan`a ithafen yazıyorum. Sevgili doğum günüme...

Kim ne derse desin hatırlanmak güzeldir. Herkes hayatının en az bir gününü çoğunluk tarafından hatırlanarak geçirmeyi hak ediyor. Çoğunluk dedim çünkü `herkes` denen kavramın gerçekleşme gibi bir ihtimali yok. Yüzünüzde en az bir gün o sıcak gülümsemenin belirmesi gerek. En gerçeği ve en içteninden. Yapmacık olunmadığı bir günden bahsediyorum. Sadece sizin için değerli olan ve sizi değerli bulan kişilerin barındığı bir gün. Geride kalan yalan dünyayla işinizin olmadığı bir gün. Gereksiz kuru kalabalığın olmadığı ve boş uğultulardan uzak bir gün. Böylesine ferah ve güzel bir günde azıcık şımarıklığın kimseye zararı olmaz. Varsın olsun, senin günün bugün, doyasıya yaşa!


Herkesin içten içe düşündüğü, istediği bir şeydir hatırlanmak. Bilmek isteriz birilerinin aklının bir köşesinde olduğumuzu. Kendimizi iyi hissederiz. Çünkü biliriz ki bizi önemseyen birileri var. Yalan yok, göz önünde olmayı seviyoruz. İçten içe bunu sevdiğinizi biliyorsunuz. Tıpkı birilerinden mesaj gelmiş mi umuduyla telefonunuza bakmanız gibi, bugün doğum günüm hadi kutlayın diyorsunuz. Aslında sesli olarak demiyorsunuz bunu ama içinizde attığınız çığlıklar sizi sağır etmeye yetiyor. Çünkü hatırlanmak istiyorsunuz. Tebrikler yağıyor, kutlamalar yapılıyor, hediyeler geliyor. Aman efendim ne gereği vardı, düşünmeniz yeter diyorsunuz. Aman tanrım bu hediyem çok güzelmiş diyorsunuz. Aman efendim o sizin güzelliğiniz deniyor. Daha az önce dedim sana kendin olduğun bir gün olsun, yüzüne o sıcak gülümsemeden konsun diye. Sen geçmiş karşıma kendinin bile inanmadığın laflar ediyorsun. Ne gereği var?


Bense bugün hayatımın çeyreklik kısmını bitirdim. Sayfayı çevirdim. Tertemiz kağıda başladım yazmaya. Kendim oldum. Mutlu oldum. Beni seven insanlarla oldum. Yanımda olamayanlarla da ilerleyen teknoloji sayesinde bir oldum. Gerekli kişilerle muhatap oldum, gereksizlere kulak asmadım. Keyfini çıkarttım. Doyasıya yaşadım. Hiçbir şey yapmadım. Aslında çok şey yaptım. O kadar çok şey yaptım ki yorgun düştüm geceye.



Herkes o bir günü yaşamalı. Herkes en az bir gün doğmalı.


İyi ki doğduk...