Translate

4 Nisan 2012 Çarşamba

Paranla rezil olmak diye ben buna derim!

           Anadan babadan zengin değilsen bu ülkede ya da illegal yollardan kazanmıyorsan işin çok zor arkadaş. Herkes yok o dükkanda tanıdık olsun yok bu mahallede bilmem kim abim olsun diye geziniyor ortalıkta. Çocuğum iş bulamıyor bir torpil bulunda bilmem ne şirketinde işe başlasın yavrum. Zaten memleketin başındakilere hiç dil uzatmıyorum, nefesim yetmez. Kısacası herkes bir şekilde işini yaptırmasını biliyor bu ülkede. Öyle ya da böyle, zengininden fakirine allem ediyor kallem ediyor buluyor bir yolunu. Zehir gibi aklımız var maşallah. Aman nazar değmesin... 
    
Baştan belirteyim bu seferki derdim yurt dışı çıkış prosedürü ile ilgili. Yeşil pasaportlu arkadaşlara yazı sonuna kadar konuşma hakkı tanımıyorum. Tıpkı yoksulluk çekmemiş bir zenginin anlamayacağı gibi, vize derdini çekmeyenler de bizim gibi gri pasaportluları anlayamazlar. Çeken bilir arkadaş...

        - Merhaba, ben 3.Dünya ülkesinden `hususi pasaport`. Dinim islam görünmekte ama başım açık, henüz kapanmış değilim. Domuz eti yemem ama alkol kullanırım. Çok acıkmışsam domuz eti de olur, gavur ellerde olacağım ne de olsa. O biçimim yani. Hayır, ulaşım için deve kullanmıyoruz, bizim de sizler gibi dört tekerlekli arabalarımız var. Yemeğimizi de elle yemeyiz, çatal-bıçak kültürü nedir biliriz. Tabii balıktır, kanattır onlar ayrı, bir güzel kollar sıvanır hatta yemeğin sonunda parmaklar bile yalanır. Hayır, babamın 4 karısı yok, bir tek canım annem var. Ben de sizler gibi yabancı dil biliyorum. Hatta belkide avrupalı bir çok insandan daha çok yere gittim, daha çok yer gezdim, daha çok şey gördüm. Keşke elinizdeki fırsatın kıymetini kaybetmeden önce anlayabilseniz de şu kısacık ömrünüzde bunu iyi değerlendirebilseniz. Ama gelin görün ki siz AB üyesi vatandaşları benim oralara gelebilmem için neler çektiğimi bilmiyorsunuz. Bize ne kardeşim gelmeseydin diyenlerinizi duyar gibiyim. Asıl ben diyorum: Bana ne kardeşim, siz elinizi kolunuzu sallaya sallaya geziyorsanız ben de gezeceğim. 


AB Bakanımız uzun süren bir süreçten sonra resmi olarak vizelerin kaldırılması çağrısında bulunmuş. Tebrik mi edeyim güleyim mi bilemedim. 26 Nisan`da AB İç İşleri Bakanlığı toplanacakmış ve durum değerlendirmesi yapacakmış. Nası da güzel insanı umutlandırıyorlar. Bir dönem de AB`ye ha girdik ha gireceğiz diye geçiriyorduk günlerimizi. Sonrasında unuttuk gitti. Aslında bu haber bana 1962 yılının manşetini anımsattı: Üniversitelere Giriş İmtihanları Kalkacak. İşte buna gülerim. Hayallerinizi yıkmak gibi olmasın ama bakınız yıl 2012 aynı manşet gene gündemde. Canım ülkem bir arpa boyu yol alamamış yine...

Param var, vize ücretimi ödüyorum, yurt dışı çıkış pulumu alıyorum, vize başvuru görüşmesi için ayrı paramı yatırıyorum, kalacağım yerin rezervasyonudur uçak biletidir tren  biletidir önceden alıp,gösteriyorum. Görüşme için banka hesaplarından tutun da anamın babamın yastık altındaki altınlarına kadar her türlü belgeyi önlerine seriyorum, görüşme sırasında sorulan tonla abuk soruyu büyük bir sabırla cevaplıyorum, donumun rengine kadar her şeyi bilen aramızda yalnızca ince bir camın bulunduğu kendini bir şey sanan sevgili görevlimiz o gün havasında olmadığı için elinin tersiyle ‘bugün git, yarın gel.’ yapıyor size. Gel de çıldırma... 

Diyeceğim o ki, 26 Nisan'dan bir beklentim olduğundan değil ama, hani olurda bir gün bir ihtimal AB ülkelerine seyahat özgürlüğümüzü kazanırsak gidip o ince camın arkasındaki görevliye önce o başvuru kağıtlarını yedirmeyi ardından da Avrupalı arkadaşlara nanik yapıp elimi kolumu sallaya sallaya gezmek istiyorum.

        Biri konsolosluk mu dedi, mümkünatı yok “Daha da gelmem”...

2 Nisan 2012 Pazartesi

İyi ki...

Bu yazıyı 1 Nisan`a ithafen yazıyorum. Sevgili doğum günüme...

Kim ne derse desin hatırlanmak güzeldir. Herkes hayatının en az bir gününü çoğunluk tarafından hatırlanarak geçirmeyi hak ediyor. Çoğunluk dedim çünkü `herkes` denen kavramın gerçekleşme gibi bir ihtimali yok. Yüzünüzde en az bir gün o sıcak gülümsemenin belirmesi gerek. En gerçeği ve en içteninden. Yapmacık olunmadığı bir günden bahsediyorum. Sadece sizin için değerli olan ve sizi değerli bulan kişilerin barındığı bir gün. Geride kalan yalan dünyayla işinizin olmadığı bir gün. Gereksiz kuru kalabalığın olmadığı ve boş uğultulardan uzak bir gün. Böylesine ferah ve güzel bir günde azıcık şımarıklığın kimseye zararı olmaz. Varsın olsun, senin günün bugün, doyasıya yaşa!


Herkesin içten içe düşündüğü, istediği bir şeydir hatırlanmak. Bilmek isteriz birilerinin aklının bir köşesinde olduğumuzu. Kendimizi iyi hissederiz. Çünkü biliriz ki bizi önemseyen birileri var. Yalan yok, göz önünde olmayı seviyoruz. İçten içe bunu sevdiğinizi biliyorsunuz. Tıpkı birilerinden mesaj gelmiş mi umuduyla telefonunuza bakmanız gibi, bugün doğum günüm hadi kutlayın diyorsunuz. Aslında sesli olarak demiyorsunuz bunu ama içinizde attığınız çığlıklar sizi sağır etmeye yetiyor. Çünkü hatırlanmak istiyorsunuz. Tebrikler yağıyor, kutlamalar yapılıyor, hediyeler geliyor. Aman efendim ne gereği vardı, düşünmeniz yeter diyorsunuz. Aman tanrım bu hediyem çok güzelmiş diyorsunuz. Aman efendim o sizin güzelliğiniz deniyor. Daha az önce dedim sana kendin olduğun bir gün olsun, yüzüne o sıcak gülümsemeden konsun diye. Sen geçmiş karşıma kendinin bile inanmadığın laflar ediyorsun. Ne gereği var?


Bense bugün hayatımın çeyreklik kısmını bitirdim. Sayfayı çevirdim. Tertemiz kağıda başladım yazmaya. Kendim oldum. Mutlu oldum. Beni seven insanlarla oldum. Yanımda olamayanlarla da ilerleyen teknoloji sayesinde bir oldum. Gerekli kişilerle muhatap oldum, gereksizlere kulak asmadım. Keyfini çıkarttım. Doyasıya yaşadım. Hiçbir şey yapmadım. Aslında çok şey yaptım. O kadar çok şey yaptım ki yorgun düştüm geceye.



Herkes o bir günü yaşamalı. Herkes en az bir gün doğmalı.


İyi ki doğduk...

30 Mart 2012 Cuma

Şiddete Son


           Kendimi bildim bileli Türkiye gelişmekte olan ülkeler arasında. Bir arpa boyu yol alamadan yıllardır bununla övünüp duruyoruz. Yok efendim ekonomimiz gelişmekteymiş, yok efendim okuma-yazma oranımız artıştaymış, şöyleymiş böyleymiş. Biliyorsunuz pek bir severiz böbürlenmeyi. Yarım yamalak okuduğumuz hatta bazen sadece resimlerine baktığımız gazete ve dergilerdeki haberleri hava atarak başkalarına satmayı iyi biliriz. Ancak yazıktır ki halk olarak uyumaya ve uyutulmaya yatkın bir bünyemiz var. Gözü kapalı her söylenene inanıyoruz. Dolayısıyla da yolda kötü karakterdeki dizi oyuncusunu gördüğümüzde yüzümüzü ekşitip, lafımızı esirgemiyoruz kendisinden. Peki kadın popülasyonunun %49 olduğu bir ülkede, yıllardır gelişmiş ülke vasfını kazanmaya çalışan ve bu yolda büyük adımların atıldığının düşünüldüğü bu yerde nasıl oluyor da hala dehşet verici kadın haberlerine rastlıyoruz. Yıl olmuş 2012 biz hala kocası tarafından dövülen, kan davasında öldürülen, para karşılığı evlendirilen kadınların dramını izliyoruz. Hem de gayet normal bir şeymiş gibi. Tıpkı her gün şehit olan askerlerimizi aynı soğuk kanlılıkla izlediğimiz gibi. Ne olmuş yani diyoruz, bir iki 'cık cık'lıyoruz sonra kanal değiştirip dizimize devam ediyoruz. Aman ne güzel, kaçmasın o dizi. Beyinleri uyuşturmaya devam edelim! 

Burada dikkat çekmek istediğim nokta; gerekli eğitimi alamamış, özgüveni ve gücü olmayan, rızası olmadan evlendirilen, itilen kakılan, dayak yiyen, tacize uğrayan, kullanılan ya da kullandırılan ve buna benzer birçok haksızlığa maruz kalan kadınların ve onların toplumdaki görünmezlikleri değil. Aksine; eğitimini almış, etrafında ne olup bittiğini idrak edebilecek düzeyde, akıllı, güçlü, çağın gelişmelerine ayak uydurabilen ve topluma `ben de buradayım.` mesajını verebilen kadınlara sesleniyorum. Sizler ki belli bir noktaya gelebilmiş kadınlar olaraktan, hemcinslerinizin bu denli ezilmesine ve yok edilmesine karşı ne yapıyorsunuz? Güçlünün ama haksızın yanında mı duruyorsunuz yoksa ezilen ve hakkını aramaya ne gücü ne de cesareti olanın mı? Demiyorum ki gelin birlik olalım, erkekleri yakalım, yıkalım, yok edelim. Her şeyin fazlası da azı da zarar. Kim ister ki sırf kadınlardan oluşan bir dünyada yaşamak. Düzeni bozmaya hiç gerek yok. Ancak en azından dengenin sağlanması için yardımda bulunabiliriz. Erkeklerin yanında kadınca kimliklerimizle var olmayı öğrenebiliriz. Kadın olmaktan gurur duyup aslında ne kadar güçlü olduğumuzun farkına varabiliriz.



İşte bu noktada `biz` devreye giriyoruz. Kim bu `biz`den kastım? Gücünün farkına varmış ve bunu kullanmayı bilen kadınlar. Gelin dizilerden paslanmış kafaları parlatalım, gelin kadınları mutfaktan çıkartalım. Belki de en önemlisi gelin kadınlarımızı evin sınırları dışına çıkartalım. Başı dik, güvenle ve emin adımlarla yürüyen birer birey haline getirelim. Yardıma ihtiyacı olan kadınlara el uzatacak olanlar yine biz kadınlarız, bir başkası değil. Kadına şiddete dur demenin zamanı geldi de geçiyor bile. Ülkemizde her bir mitingin, eylemin, veyahut yürüyüşün olaylı geçtiğini biliyoruz. Her seferinde dayak yiyor, biber gazına maruz kalıyor ya da yaka paça karakola götürülüyoruz. Dolayısıyla nerede görüyoruz bir topluluk aman başıma bir şey gelmesin diyip sıvışıyoruz mekandan. Kadına şiddete son pankartlı yürüyüşümüzde kaç kişi vardı emin değilim ama sesimizi duyurduğumuzdan eminim. Kaçmakla bir yere varamayacağımızı anlamamız gerekiyor artık. Günde ortalama 3 kadının öldürüldüğü ülkemizde harekete geçmek için sıranın size gelmesini mi bekliyorsunuz? 




Gazetelerdeki resimler değil de yazılar çeksin artık dikkatimizi. Arka sayfa güzelini değil de köşe yazılarını dört gözle bekleyelim. Saatlerce televizyona kitlenmek yerine kitap okumayı tercih edelim mesela. Kendimizi yine kendimiz geliştirelim. Gecenin bir yarısı komşunuzdan çığlıklar yükselirken kulaklarınızı tıkamak yerine yetkili kişilere haber vermesini bilelim. En azında ne yapmamız gerektiğini bilelim. Destek olalım, yardım edelim, bilgilendirelim, paneller düzenleyelim ve katılım gösterelim. Birlik olalım, güven verelim, haber edelim. Her zaman için umudun içimizde bir yerlerde olduğunu bilelim. En karanlık zamanların bile bir aydınlığı olduğunu kendimize hatırlatalım. En umutsuz anımızda bile bilelim ki yalnız değiliz. Hiç olmadık! Aksine gittikçe büyüyen bir kalabalığız. Ülke gelişmiş ülke konumuna gelemeyebilir belki ama biz yine bizim olan özgürlüğümüzü geri kazanabiliriz. 

23 Mart 2012 Cuma

Farkındalık

        
       Ben de sıradan her üniversite öğrencisi gibi hayatımı, okulum ve arkadaşlarım arasında geçiriyorum. Her gün yeni şeyler öğreniyor, işe yarar bulduklarımı aklımın bir köşesinde saklıyorum. Gerisini de günü sona erdirmeden uçuruyorum aklımdan. Normali de bu değil mi zaten? Ne de olsa beynimizin de bir kapasitesi var. Her yeni günde öğrenilecek bilgiler için eskilerden bazılarını bir daha hatırlamamak üzere yok etmek gerek. Nitekim bütün bu bilgi alışverişi ve meşgullük hali tek bir amaca dayanıyor. Az sayıda insan bunun farkında. Durumdan bihaber olmak en güzeli aslında. Koşuşturma içerisinde ne yazık ki durup düşünmeye fırsatımız olmuyor. Bahse girerim günde on dakikanızı ayırıp; ben bugün ne yaptım ve yaptığımdan, olduğumdan mutlu muyum diye sormuyorsunuzdur kendinize. Aslında sormamanız daha iyi, boş verin. Gerçekliği bir kez daha göz ardı etmiş, bilerek ya da bilmeyerek unutmuş oluyorsunuz. 

Bazı anlar vardır, seçim yapmanız gereken. Şu ayakkabıyı mı alsam yoksa bunu mu şeklindeki basit bir gündelik seçimden bahsetmiyorum tabiki. Sizi daha derinden sarsan, daha özele inen ve yaşayan bir varlık olduğunuzu hatırlatan seçimlerden bahsediyorum. Yapılması çok güç ve rahatsız edici seçimler. Seçim yapmak istemediğimiz türden seçimler. Ve seçim yapmak zorunda bırakıldığımız için öfkelendiğimiz seçimler. Kierkegaard`ı okuduğum zaman, senaryo ne olursa olsun o mutlak sondan kaçış olmadığını bir kez daha anladım. Öyle ya da böyle önünüzdeki yol ikiye ayrılıyor ve siz birini seçmek zorundasınız. Hayır yok, ben yol ayrımında beklerim, geleni geçeni izler ona göre karar veririm diyorsanız baştan uyarayım, bu yolda `durmak` diye bir kavram yok.  Bu yolda sizden başkası da yok. Siz sadece durduğunuzu düşünüyor olacaksınız. Çünkü zaman durmaz. Siz durmayı deneseniz ve başardığınızı düşünseniz bile, o durmaz. Yol ayrımında beklemek sondan kaçabilmek demek değildir. Aksine yol ayrımlarıdır hayatımızı oluşturan. Ama neden ikiye ayrılsın ki? Üçe, beşe ayrılsın yollar. Daha çeşitli olsun, daha çok seçme hakkımız olsun. En azından bunu yapabilelim. Neyse ki buna izin veriliyor. Seçmek zorundayız ki zincirleme bir reaksiyon gerçekleşsin ve hayat bulsun yeryüzü. Dışarıda bu gördüğünü sandığın dünyada hayatını sürdürmek zorunda olmak ne acı aslında. Cennetten buraya düşmek ne acı. Buraya atılmış olmak ve kapana kısılı yaşamaya çalışmak... Ama durup düşünmediğiniz için bunun da farkında değilsiniz. Bihaber olmak en güzeli, boşverin. Zaten işin doğrusu yanlışı da yok. Doğru diye bir şeyin olmadığını söylesem size, ne derdiniz? Gerçek şu ki, yalnızsın. Ve yalnızlığa mahkumsun. Yalnızlığını ne kadar çabuk kabul edersen, senin için o kadar kolay olur her şey. Seçim anın geldiğinde bunu iliklerine kadar hissedeceksin çünkü. Sosyal çevrende savrulduğunu görmek ne acı. Ama kaçışın yok. Sen kendin değilsin ki artık. Sen sen olmaktan çıkalı çok oluyor. Durup düşünmediğin için kim olduğunu da bilmiyorsun artık. Bihaber olmak en güzeli, boşver. 

Bütün bu kaos tek bir amaç uğruna oluşturuldu. Heidegger`in zamanında değindiği bir noktayı unutmak için, olanı göz ardı etmek, onu yok saymak için oluşturuldu. Felsefeciler tarafından, politikacılar tarafından, ressamlar, öğretmenler, yazarlar tarafından. İnsanlık tarafından bizzat oluşturuldu. ‘Mori Bundus Sum’ yani `ölümlü varlık` olduğumuz gerçeğini unutmak için oluşturuldu. Adım adım... İşe de yaramış görünüyor çünkü gün içerisinde `ben ölümlü bir varlığım` diye dolaşanına hiç rastlamadım. Seçim yaptığınız ya da yapmak zorunda olduğunuz anlar dışında. Hz.Ibrahim`in tanrıya olan bağlılığını ve sevgisini göstermek için oğlu İsmail`i öldürmeyi seçmesi gibi ya da Empedokles gibi Etna Yanardağı`na atlamayı seçmek ya da rivayete göre Diyojen gibi nefes almayı red edebilirsiniz. İşte o anlarda gerçek bir insan oluyoruz. Kulağa çok delice geliyor olabilir ama yalnızca o seçim anlarında sen sen oluyorsun. İşte o zaman sen içine dönüyorsun ve düşünüyorsun. Ölümlülüğünle ve bu ölümlülüğün içinde yalnızlığınla baş başa kalıyorsun. Yalnızlığını hissediyor ve anlıyorsun. Ölüyorsun... Zamansallığa hapsedilmiş bir bedenle, sonlu olmaya mahkumuz. Böyle düşündüğün zaman ise hayat içinden çıkılması güç ve karanlık bir hücreye dönüşüyor. İşte bu yüzden insanoğlu yaratıyor politikayı, yaratıyor sporu, yaratıyor aileyi ve sorunları ve daha nicelerini. Oyalıyor kendini, düşünmüyor, düşünmek istemiyor. Ne zaman ki çok yakından hissediyor ölümün nefesini o zaman kafasına dank ediyor, ben ölümlü bir varlığım diyor. Ne zaman ki seçim anı geliyor ve gerçeklikle yüz yüze kalıyor, anlıyor sonun ne olduğunu. Neyse ki düşünmüyorsunuz çok, meşgulsünüz. Bilerek ya da bilmeyerek siz yine gerçekliği göz ardı ediyorsunuz. Bihaber olmak en güzeli, boşverin...